23 Nisan 2013 Salı

STEFANO D'ANNO - TANRILAR OKULU


Sonunda bitti, aslında başladığında hiç böyle değildi, resmen her fırsatta okumak istiyor kalın olmasına rağmen heryere taşıyor, bitecek diye korkuyordum ama ya sonra…

‘Tanrılar Okulu’ ilgili hikayenin başlangıcı da biraz değişik aslında. Yaklaşık 2 yıl evvel ‘Tanrılar Okulu’ kitabını aldım ama daha 20-30 sayfa okuduktan sonra bu ne saçma bir kitap dedim ve rafa kaldırdım. Sonra bir arkadaşımla konuşurken bu kitabı almak istediğini söyledi, bende kitaplığımdaki kitapları numaralandıran, arşivimde olsun diye başkalarından ödünç bile kitap almayıp, kesin satın alan ve hatta geri alamayacağım insanlara asla kitap vermeyen biri olarak benimkini al, ben kesin okumam bu kitabı dedim. Tabi hiçbir zaman büyük konuşmamak gerekliymiş bunu da tekrar görmüş oldum :) Sonra başka bir arkadaşım ‘Akra’daki El Yazması’ kitabından bahsederken asıl başucu kitabım ‘Tanrılar Okulu’ dedi. O zaman dedimki, acaba bende mi bir gariplik var da ben bu kitaptan nefret ettim; ve hemen ortağımla kitapçının yolunu tuttuk. O ikimize de hediye olarak birer adet ‘Tanrılar Okulu’ aldı.

Bu arada özellikle bu kitabı alırken de başımıza geldiği için söylemek istiyorum. Kitaplarınızı internetten aldığınızda inanılmaz fiyat fark ediyor, evet bazen biraz uzun sürüyor ya da dolaşmaya çıktığınızda kitapları karıştırıp, eve elinizde kitap ve dergilerle gelmek sizi mutlu hissettiriyor olabilir, aynı bende olduğu gibi ama fiyat olarak gerçekten çok fark ediyor. Aynı paraya birçok kitap aldığınızda da emin olun çok mutlu oluyorsunuz. Yine mağazalardan bakın, inceleyin ama tavsiyem eve gelip internetten sipariş edin.

Neyse konuyu dağıtmayayım. Tabi hemen eve geldim ve kitabı okumaya başladım ve önceki okumamda hiç dikkatimi çekmeyen tanıtım yazısında birşey dikkatimi çekti.
‘Hayat tıpkı bana yaptığı gibi sizi de, bir mengenede soluğunuz kesilinceye kadar sıktığında, sizi içinden çıkamayacağınız hayalkırıklıklarına uğrattığında ve hiçbir çıkış yolu bulamadığınızda…İşte ancak o zaman bu Kitap, bir anda elinize geçecek ve size bulacaktır.’ dedim tamam bu aralar bir yol göstericiye de ihtiyacım var ve başladım okumaya.

‘Düş varolan en gerçek şeydir’ gibi basit bir cümle ile başladık. Altını dolduran açıklamalar, dili ve kurgusu sayesinde her sayfada beni daha da meraka düşürüyor ve bir sonuç bulacakmışım gibi sonuna ulaşmak için durmadan okumama neden oluyordu. Bunun yanısıra benim de hep şikayet ettiğim noktaları destekleyen söylemler kitabı daha çok sevmeme neden oldu. Mesela: ‘Yoksulluk kişinin kendi sınırlarını görememesidir. Hoşlanmadığı ve yapmayı seçmediği bir iş karşılığında kendi yaratıcılık hakkından vazgeçmesidir.’ Evet bu tam da benim defalarca çoğu kişinin çalışmak isteyeceği şirketlerden ayrılışımı açıklıyordu. İçimdeki girişimci ruhu tam da devreye sokmuş emekleme aşamasındaki internet sitemiz BirHediyenVar.com ile ilgilenirken, bu tam da beni motive edecek ve duymak istediğim söylemlerden biriydi.
Sonra ‘Hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun çünkü sende hiçbir şey değişmiyor.’ bu söylemi de duyunca evet ben bu sefer bir girişimde bulundum sonucu farklı olucak gazını da aldım.

İnsanın dışarıdan alması gereken hiçbir şey yoktur; ne yiyecek, ne bilgi, ne de mutluluk. Kendisi dışında herhangi bir şeye bağımlı olmamak, onun doğuştan gelen hakkıdır. İnsan, kendi aklı, kendi iradesi ve kendi ışığı ile kendisini içinden besleyip geliştirebilir’ diyor.

Peki söylemler güzel de bu kitap ne anlatıyor derseniz. Hayatta aslında başarılı bir şirkette yönetici olan, başarılı bir adamın nasıl da kendi potansiyelini kullanamadan hayatında hatalar yaptığını ve bu süre zarfında Dreamer’ın ona verdiği, gösterdiği hayat derslerinden yola çıkarak demin verdiğim örneklerden de anlayacağınız üzere herkesin ihtiyacına yönelik olarak farklı birşey anlatıyor.

İnsanın ne yapabiliyorsa ne yapamıyorsa aslında tamamının kendinden kaynaklandığını, hataların ve başarıların sebeplerini dışarda aramamak gerektiğini felsefi bir dille roman kurgusunda aktarmış.

Stoacı söylemler var: ‘There is no better designer than nature.’, ‘Gördüğümüz ve dokunduğumuz herşey bir görünmeyenden gelir.’ gibi.

Benim beğendiğim bir hikaye de var kitapta geçen: Narcissos’un masalı, dünyanın bir kurbanı olan insan metaforu.
Kendine değil, salt bir yansıması olduğunu anlamadığı sudaki görüntüsüne aşık olup, kendisi dışında bir varlık gördüğüne inanmış ve ona ulaşmak için suya düşüp ölmüş.
Kendimiz dışındaki birşeye aşık olup kendi varlığımıza olan inancı unutmak, bu hikayenin anafikri gibi bizi yaşarken ölüme götürebilir.

Başlamışken kitaptan çıkardığım fikir ve not aldığım güzel söylemler ile devam etmek istiyorum. Yaşamda yenilgi diye birşey yoktur, sadece sonuçların getirdiği etkiler vardır.
Hatırlarsanız ya da okuduysanız bu fikrin aynısından ‘Akra’da bulunan el yazması’ kitabının yorumunda da bahsetmiştim. ‘Doğanın döngüsünde, zafer veya yenilgi diye bir şey yoktur, yalnızca devinim vardır.’ şeklindeydi.

Birde size bir kelimeden bahsetmek istiyorum kitapta sıkça geçiyor, oyunculuk, sinema ile yakından ilgilenenler muhtemelen biliyordur ama ben bu konularda biraz zayıfım :( Antagonist: Kurguda ana karakteri (protagonist) engellemekle yükümlü kişi; asıl karakterin zıttı. Normal hayatta düşünerek bulamayacağımız doğruları, elde edemediğimiz tecrübeleri bize gösteren karşıt kişi.

Kelime konusuna girmişken bir kelime ile ilgili daha bilgi vermek istiyorum. Amor, ölümün olmaması, ölümsüzlük demek ve Roma’nın yazımının burdan geldiğinden bahsetmiş yazar. Yani anlayacağınız Roma’yı ölümsüz şehir olarak tanımlıyor.

Sonra kitapla ilgili başka enteresan bir anımı daha paylaşmak istiyorum. Kitabı okumaya devam ederken, ertesi gün katıldığımız bir girişim projeleri yarışmasında ilk 15 seçilecekti.
Bir anda kitapta bu kelimelerin yazıldığı cümleler parladı. ‘Bir ‘girişimci’ zaten ‘düş’ e doğru yol alan kişidir. Bahiste itibarını ortaya koymaktan çekinmeyen ve kalıplarla önceden kurulmuş dengeleri kırıp, çok daha elverişli olanları yaratarak gerçekliği değiştirmek gücüne sahip bir isyancıdır.’ e bunda ne var diyebilirsiniz; o an için sadece kararlarımın doğruluğuna inanmama sebep oluyordu. Ertesi gün açıklanacak salona gittik sunum başlamak üzere; katılan herkes girişimde bulunanlar, girişimde bulunmayı planlayanlar ve onlara yatırım yapacaklar. Ve ilk slide geldi Stefano D’Anna’dan girişimcilik ile ilgili bir söz 50-60 punto ile ekranda tam karşımda! Dedim tamam bu bir işaret ilk 15 firma içindeyiz :) Evet gerçekten ilk 15 firma içinde olsaydık anlattığım hikaye daha etkileyeci olabilirdi ama malesef sadece 1500 girişimden ilk 40’a girmiştik.

Sonra ‘Dünya sen böyle olduğun için böyledir.’ ve ‘İnsan, anladığı kadardır.’ demiş yazar. Gerçekten temeline çok anlam yüklenebilecek, 2 saf, süssüz, duyduğunuzda sıradan düşündüğünüzde derin diyebileceğiniz cümleler.

En beğendiğim ve düşündükçe evet doğru ya dediğim iki alıntı ile de bu kitap yorumunu bitiriyorum. ‘Kusursuzluk asla kendini tekrarlamaz çünkü sürekli olarak kendini aşar.’ ve ‘Oluşun aritmetiğinde 2 yarım bir bütün etmez, bu yokluğun karesidir.’

Bu kitabı okumaya başladığınızda birşey sizi iterse hemen bırakın, şuan kesinlikle ihtiyacınız yok demektir. Ve emin olun o şartlar altında bu kitabı okumak özellikle bir noktadan sonra eziyet olabilir, çünkü sonlara doğru biraz fazla tekrar işin içine girmeye başlıyor, bu noktalarda bile bırakan kişiler gördüm, ve sonlara doğru ee hadi artık ne olacaksa olsun çözülsün artık demeye başlıyorsunuz.
Ama gerçekten ihtiyacınız olan bir dönemdeyseniz, 1/4’ünü bile okuduğunuzda aydınlanma yaşamaya başlayabilirsiniz.

17 Nisan 2013 Çarşamba

PAULO COELHO - AKRA'DA BULUNAN ELYAZMASI


‘Akra’da bulunan elyazması’ okuduğum diyemem ama belki de yazdığım  kitap yorumları arasında üzülerek söylüyorum ki benim için en okuması gereksiz olan kitaplardan. Benim için diyorum çünkü burda altını çizmek istediğim önemli bir konu var. Bir kitabı okuduğunuz dönemdeki ruh haliniz, hayattan beklentileriniz, olgunluğunuz o kitaptan aldıklarınızı ve o kitap hakkındaki düşüncelerinizi çok etkiliyor. Bu nedenle sevmeyip elinizden bıraktığınız bir kitabı yıllar sonra tekrar elinize alıp okuduğunuzda çok beğenebiliyorsunuz ki, sanırım bir sonra aktaracağım kitapta böyle bir örnek vereceğim.
Belki de bu kitabın insana kattıkları, öğrettikleri ile benim şu an ki beklentilerim örtüşmediği için bana okuması zaman kaybı gibi geldi, keza kitabı bir arkadaşım okuyordu ve okuma listemde çok kitap olmasına rağmen tavsiye ettiği için ön sıralara almıştım; bu da demek oluyor ki sizde onun gibi okuduğunuzda beğenebilirsiniz.
Kitap okuması kolay, ince bir kitap, soru cevap şeklinde ilerliyor dolayısıyla çok üzerinde düşünerek fazla kafa patlatmadan okunabilecek bir kitap.
Bu ara hızlı okuma kursuna başladığım için mi çok hızlı okuyup iki gecede bitirdim bilmiyorum ama normal şartlarda da çok uzun süreceğini sanmıyorum J
Simyacı benim gerçekten çok severek okuduğum ve beğendiğim bir kitap. Paulo Coelho hakkında olumsuz birşey yazmak da benim haddim değil, ancak bu kitap için kendisini ekstra övemeyeceğim.
Kitabın içeriğinden kısaca bahsetmek gerekirse, ertesi gün düşmanla karşı karşıya gelecek olan halk, kıpti dedikleri Yunanlı’yı dinlemek için meydanda oturur ve ona bazı felsefik sorular sorarlar. Burda bir parantez açmak istiyorum, ‘Kıpti’ kelimesinin anlamını ben çingene olarak  bilirdim ama aslında Yunanca bir kelime olan aigyptos’tan geliyormuş. Aigyptos da eski Mısır’ın başkenti olan hikaptah kelimesinin bir türeviymiş. Günümüzde “kıpt”i kelimesi Hıristiyan Mısırlılar’ı tarif etmekteymiş.

Kıptiye sorulan sorulardan bazılarını kısaca sıralamak istiyorum belki onun bakış açı ile cevaplarını almak istedikleriniz varsa ilginize çeker.

Yenilgi nedir?
Mağlup kime denir?
Yalnızlık nedir?
Hayatımı değiştirmekten hep korktum
Güzellik nedir?
Hangi yöne gitmeliyim?
Cinsellik nedir?
Hayatta kalanlar çocuklarına ne öğüt vermeil?
Zarafet nedir?
Mucize nedir?
Neden endişe içinde yaşıyoruz? Ve bunun gibi  birkaç soru daha.

Benim bu soruların cevaplarından beğendiğim ve kendime hatırlamak için seçtiklerimde aşağıdakiler.
Doğanın döngüsünde, zafer veya yenilgi diye bir şey yoktur, yalnızca devinim vardır.
Hayatta asla yalnız kalmayan kişiler, kendilerine yabancılaşır.
Yaşamın mucizesini anlayan kişilerin hayatında sevgi ve yalnızlık beraber huzur içinde yaşayıp gider.

Okursanız ve farklı yorumlarınız olursa, bana da bakış açısı katması için paylaşırsanız memnun olurum J

13 Nisan 2013 Cumartesi

GARY SMALL & GIGI VORGAN - BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ

Psikolojiden hoşlanıyorsanız ‘Bir psikiyatristin gizli defteri’ isimli kiyabı tavsiye ederim ama zaten bu alanda çok kitap okuduysanız size çok şey katar mı bilmiyorum. Fakat olaylara nasıl farklı bir bakış açısıyla bakılacağını, geniş bir perspektiften nasıl değerlendirileceğini iyi anlattığı kesin.  Böyle bir kitapta çok sıradan hikayeler olması çoğu insan tarafından vasat olarak nitelenmesine sebep olacağından, tahmin edeceğiniz üzere sık karşılaşılmayan hikayelere yer verilmiş.
Ağır psikolojik terimlerden, kuramlardan, kavramlardan bahsetmediğinden  okuması kolay ve dil oldukça akıcı bir dile sahip.

Kitaptan aktarabileceğim şeyler dikkatimi ve ilgimi çeken hikayeler.
Mesela akşamüstleri zihin bulunması şikayetiyle giden bir hastası, çok yoğun bir iş programı olduğundan Dr.Gary’yi kendi ofisine çağırıyor. Dr geldiğinde adam squash maçından yeni geliyor ve görüşme esnasında sık sık mini barına giderek su içiyor. Dr. aşırı su tüketiminden hastanın su zehirlenmesi yaşayıp, kanındaki sodyum değerinin düşmesi sonucu zihin bulanıklığı yaşıyor olabileceğini düşünüyor ve hemen hemşireyi çağırarak kan testi istiyorlar ve tam isabet.  Tabi burda anlatırken çok etkileyici gelmemekle beraber zihin bulanmasına sebep olabilecek bir sürü sebep varken, doktorun buna sebep olan bu kadar sıradışı bir sebebi bulması kitapta çök daha güzel anlatılmış. Kitapta anlatılan hikayelerin ikisinde doctor hastanın kendi ortamına gidiyor. O yıllarda bu durum garip karşılanmasa da geçmişte hastanın ayağına doktorun gitmesi pek hoş karşılanmazmış; fakat Dr Gary kişiyi kendi ortamında gözlemlemenin tedavi açısından çok faydalı olduğuna dikkat çekiyor. İnsanlar kendi ortamlarında daha rahat hissettiklerinden daha rahat açılıyorlarmış ya da olayı çözümlemede bazı ip uçları yakalanabiliyormuş.

Konu ile alakasız ama kitabın bir yerinde ‘Amerika’nın en iyi semtlerinde telefon her zaman daha az çeker.’ gibi bir cümle geçiyor bu Amerika’da da daha gelişmiş, daha zengin ve bilinçli insanların oturduğu semtlerde baz istasyonu kurulumlarının az olduğunun bir göstergesi bence ve işin içine para ve güç girince sosyal adaletin nasılda ortadan kaybolduğunun da bir göstergesi.

Diğer bir ilgimi çeken hikaye anoreksiyanın farklı bir versiyonu ile ilgili. Adamın biri kısa bir dönem içinde defalarca sol elini yaralayıp hastaneye geliyor ve her seferinde elinin kesilmesine gerek olup olmadığını soruyor, bilinçli acil servis doktoru acil serviste nöbet tutan bizim Dr Gary’yi çağırıyor. Biraz olayı incelediklerinde aslında adamın sol elini kendine ait hissetmediği ortaya çıkıyor ve doktorun rızası ve kararı ile kesilmesi için devamlı sol elini yaralıyor. Gerçekten dışardan bakıldığında hiçbir sorunu olmayan bir uzuvunu nasıl insanın kendine ait hissetmediği ve ondan kurtulmak istemesi bana garip geliyor, sanırım bu okuyan çoğu kişiye garip geliyordur. Ama daha enteresanı kilo takıntısı ile kendini her zaman kilolu gören kişilerin hastalığının temelinde de aslında aynı hastalığın olduğundan bahsediliyor. Burda farklı bir tartışma konusu da var bence. Kişiler beğenmedikleri burunlarını, yüzlerini, göğüslerini estetik ameliyatlarla değiştirdiklerinde bir sorun olmuyor ama kolunun kesilmesini istediğinde bir akıl hastalığı söz konusu oluyor. İki durumdan her hangi birini savunduğumdan değil ama baktığınızda bu hissiyatın, talebin limitleri nerede başlıyor ve bitiyor aslında ucu çok açık. Estetik ameliyatlarda tek fark o uzuvunuzu bu adamda olduğu gibi tamamen ortadan kaldırmış olmuyor ve fonksiyonunu yerine getirmesini engellemiş olmuyorsunuz; tek mantıklı sebep bu sanırım.

Son olarak uyku bozukluğu çekenler için çok genel bir bilgi olabilir. Kişi gecenin bir yarısı uyanıp, uyumakta zorluk çekiyorsa bu genellikle klinik depresyonmuş. Ama anksiyete sorunu olanlar genelde yattıklarında sakinleşmekte zorluk çektiklerinden, uykuya dalmakta zorluk çekiyorlarmış.

Ve bir iki hikayede geçen bence genel kültür anlamında bilinmesi güzel terimleri sizinle paylaşmak istiyorum.
Onyomani, alışveriş bağımlılığı.
Agorafobi, evden çıkma korkusu.

Öforik de mest edici demekmiş. Günün birinde mest kelimesini kullanmaktan sıkılırsanız öforik kelimesini kullanabilirsiniz.

Güzel ve bol okumalı bir pazar dilerim J

31 Mart 2013 Pazar

DALE CARNEGIE – DOST KAZANMA VE İNSANLARI ETKİLEME SANATI


Eğer kurumsal bir firmada çalışıyorsanız ve şirketiniz etkileme sanatı, ikna ya da dost kazanma üzerine eğitimler verecek vizyona sahip bir firmaysa, muhtemelen bu kitapta anlatılan bilgilere aşinasınızdır çünkü Dale Carnegie bu konuda tarih yazmış kişilerden biri ve ortaya koyduğu yöntemler bu alanda eğitim veren çoğu kişi tarafından kullanılıyor ve anlatılıyor. Ama bu konulara ilgili ama bu tarz eğitimler almamış kişilerseniz Dost kazanma ve insanları etkileme sanatı'nı şiddetle okumanızı tavsiye ederim. Anlatım çok açık, okuması çok rahat.



Kitap 4 bölümden oluşuyor:
1.    İnsanlarla ilişkilerde temel yöntemler
2.    İnsanların sizden hoşlanmasını sağlamanın 6 yolu
3.    İnsanların sizinle fikir birliğine varmalarını nasıl sağlarsınız
4.    Lider olmak: İnsanları incitmeden ya da rahatsız etmeden değiştirmenin yolları

Ve her bölüm kendi içinde alt maddelere sahip ve detaylı anlatımlar var.

Okuyunca ‘Evet aslında bende öyleyim’ ya da ‘Evet o şekilde davrandığımda bende bu şekilde pozitif ya da negative dönüşler aldım.’ diyeceğiniz birçok örnek var. Bu detaylı örnekler maddeleri rahatça anlamanızı ve kafanızda netleştirmenizi sağlıyor.

Kısaca benim not aldığım noktalara gelirsek.
Bir insanı ikna etmek istiyorsanız üzerinde baskı kurmalısınız yaklaşımı Dale Carnegie’nin kullanmayı tavsiye ettiği bir yöntem değil. O ‘Eleştirmeyin, kınamayın ve şikayet etmeyin.’ diyor. Karşınızdaki kişinin olumlu yanlarını söylerseniz havaya girer mantığını da benimsemiyor ve ‘Dürüst ve içten övgüyü esirgemeyin.’ diyor. Dahası birini ikna etmek istiyorsanız kendinizin ne istediğini değil onda istek uyandıracak tezleri öne sürün diyor.

İyi bir dinleyici olmanın öneminin altını çizmiş. Diğer insanların kendileri hakkında söz etmelerine izin ve cesaret verin diyor. İnsanlar size gelip dertlerini anlattıklarında, siz hiçbir şey söylemeseniz, herhangi bir yorum yapmasanız  bile rahatlıyor ve konuşmadan memnun olarak ayrılıyorlar ve bu dost olmak yolunda önemli bir adım. Kişilerin isimlerini bilmenin onları etkilemekte, dost olmakta ve size güvenip ikna etmekte ne kadar önemli olduğunu yaşanmış örnekler ile açıklıyor. İsimlerinin bilinmesi, kendilerini özel hissetmeleri konusunda çok önemli ve bu yöntemi kullanarak başarılı olmuş bir markayı bugün çoğumu günlük hayatında tercih ediyor: Starbucks.
Bir diğer konu ilgi duydukları alanlar hakkında konuşmak. Özellikle satış işindeyseniz ve zorlu bir müşteriniz varsa, ilgili alanlarını öğrenin, görüşmede bir şekilde konuyu oraya getirin, siz hiç birşey söylemeseniz bile o anlattıkça size sempati duyacak, sizinle birşey paylaşmış olacak ve size bir jest yapmak isteyecek yani siz satışı başarı ile kapatabileceksiniz.
İşte benim ‘Evet ya kesinlikle öyle hatta bazen bende böyleyim.’ dediğim bir konu. Karşınızdaki kişinin özellikleri hakkında konuşun çünkü insanların dinlemekten en hoşlandıkları şey kendileri ve özellikleridir.  Yazar insanlara kendilerini anlatın, sizi saatlerce dinleyeceklerdir diyor.
Tatlı dil ve doğru yöntemlerle çoğu şeyi yaptırabileceğinizi Ezop’un bir hikayesi ile anlatıyor. Hikaye kısaca şöyle: Rüzgar ve güneş bir gün konuşurlar ve rüzgar güneşe meydan okur. Orda duran bir insanın paltosunu, güneşten daha hızlı bir şekilde üzerinden çıkartmasını sağlayacağını iddia eder ve rüzgar estirir. İnsan paltosunu çıkarmaz. Bu sefer çok daha kuvvetli bir rüzgar estirir ama bu sefer insan paltosuna daha da sıkı sıkıya sarılır, sonra yorulur ve sıra güneşe gelir, Güneş öyle bir açar ki adam terler ve paltosunu kendiliğinden çıkarır; insanlarla inatlaşır ve onları birşey yapmaya zorlarsanız dirençle karşılaşırsınız çünkü insanoğlunun gardı kararlarını kendi verdiğini düşündüğünde düşer ama başka biri dayatma ile birşey yaptırmaya kalktığında ya gönülsüzce yapar ya da buna taş koyar. Burdan kitapta bahsedilen şu örneğe de bağlayabiliriz ki, eminim ama eminim iş hayatında çoğu kişi bunu üstleri ile bir kez de olsa tecrübe etmiştir.  Yazar diyor ki bırakın karşınızdaki kişi fikirlerin kendinden çıktığına inansın. Bu ne demek? Birine bir fikirden bahsedersiniz, o an tepki vermez, onaylamaz ya da olumsuz yaklaşır ama aradan biraz zaman geçince sanki bu kendi fikriymiş gibi gelir ve sizinle paylaşır. Bu noktada eğer bu kitabı okumadıysanız kendinizi frenleyemez ve bunun zaten kendi fikriniz olduğunu söyleyebilirsiniz ama eğer sonuca gitmek istiyorsanız, bırakın kendi fikri gibi sahiplensin ve siz istediğiniz sonuca ulaşın.

Diyaloglarda karşınızdaki kişiden ‘Hayır’ yanıtını almayacak şekilde soru sormanın ne kadar önemli olduğu en temel satış eğitim notlarında ya da kitaplarında bile anlatılır ama bunun nedeni ne dersiniz? İnsanlar ‘Evet’yanıtı verdiğinde tüm sinir, kas ve nörön sistemi evet demeye yönelir dolayısıyla 2,3 ‘Evet’ cevabı verirse arkasından gelen sorulara da evet vermek için fizyolojik, biyolojik ve beyinsel olarak hazırlardır J Bu yöntemin adı Sokrat yöntemi.

Beden dili tabiki ikna ve dost olduğunuzu göstermede çok önemli. Dost olduğunuzu göstermek diyorum çünkü bir yanlış anlaşılmaya sebep olmak istemem, yazar bunları yaparken yapmacık ya da sadece çıkarlarınız için yapmayın bunları gerçekten hissederek ve içten gelerek yapın diyor. Diğer kitap özetlerimde de pan smile yerine kaz ayaklarınızı harekete geçirerek yapacağınız bir gülümsemenin ne kadar etkili olduğundan bahsetmiştim. Burda da call center’lara bile eğitim verilirken, müşteri görmeyecek olsa bile telefonun bir ucunda gülümsemenin ne kadar önemli olduğundan bahsedildiğine yer veriyor. Gülümsemeniz otomatik olarak sesinize ve yanıtlarınıza yansıdığından daha olumlu dönüşler alıyorsunuz. Ben bunu telefonla konuşurken yapamasamda özellikle mesaj yazarken nedense suratımda salak bir gülümseme olur ve yakın arkadaşlarım bu konuda benimle dalga geçerler. Mesaj yazarken de pozitif etkileri oluyor mu derseniz, cevabı pek bildiğimi söyleyemeyeceğim J

Bir de personelini bir konuda ikna etmek isteyenler için güzel ve yaşanmış bir örnek var. Genelde başarılı sonuç alınıyormuş bu metotla: Bir motivasyon ya da satış toplasında ekibinize sizden ne beklediğini sorun ve tahtaya yazın. Sonra sizin onlardan neler bekleyebileceğinizi sorun ve bırakın cevabı onlar versin. Kendi verdikleri cevapları insanlar daha çok benimsiyor ve yerine getirme oranları daha yüksek oluyor.

Ama yerine birşey açıklarken ve kelimesini kullanmanın, karşı tarafın algılamasında sihirli ve olumlu bir etkisi olduğu.
İnsanlara hatalarını dolaylı yoldan göstererek öğretmenin daha faydalı olduğu ve en son her yöntemi deneyip başarız olduğunuzda meydan okumanın da bir yöntem olabileceğini söylerek detaylar, örnekler için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Gelelim her zamanki gibi not aldığım birkaç güzel söze.

Hiç kimsey hakkında kötü konuşmam, daima onların herkesin bildiği en iyi yönlerinden söz ederim. Benjamin Franklin

Benjamin Franklin’in biyografisini ya da otobiyografisini çok okumak istememe rağmen önceden de bahsetmiştim bulmak çok kolay olmadığından henüz okuyamadım ama nerdeyse kişisel gelişim ile ilgili her kitapta kendisinden alıntılara rastlıyorum ve her seferinde zekasına tekrar hayran kalıyorum.

Bir budala bile eleştirilebilir, yakınabilir ama anlayışlı ve bağışlayıcı olmak içın sağlam bir kişilik ve otokontrol gerekir.

Büyük adam büyüklüğünü, küçük adamlara karşı sergilediği davranışıyla belli eder. Carlyle

İki ortak sürekli aynı fikirdeyse, ikisinden biri fazlalıktır.

Bu kitapta ilk defa duyduğum ve benim günlük hayatta pek karşılaşmadığım, bu nedenle sizinle de paylaşmak istediğim bir kelimeyi de yorumumu bitirmeden en sona ekliyorum J

Emprezaryo: Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse. demekmiş.

Keyifli okumalar!

23 Mart 2013 Cumartesi

DEBBIE FORD - IŞIĞI ARAYANLARIN KARANLIK YANI



New York Times’da Bestseller olmuş bir kitap. Normal şartlarda bestseller olan kitaplar benim pek ilgi alanımda olmuyorlar,  ama haklarını yememek lazım bazılarının gerçekten okunması gerek.

Debbie Ford’un ‘Işığı arayanların karanlık yanı’ isimli kitabı da bence okunması gereken kitaplardan. İnce ve okuması kolay bir kitap ama biraz sıkıcı tekrarlar olduğunu da kabul etmek gerek.

Genel olarak niye okuyayım bu kitabı, neyi anlatıyor derseniz; kendinizi algılamanızı, başkalarına projekte ettiğiniz iyi ve kötü niteliklerin neler olduğunu bularak, kendinizi keşfetmenizi ve bu veçheleri (yol, yön, taraf) bırakırsak ya da aslında kendimizde olduğunu düşünmediğimiz bu güzel yanları keşfedersek; hayatımızın nasıl olumlu yönde değişebileceğini anlatıyor.
Kitaptaki ana fikirlerden biri, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmemiz gerektiği, kötü yanlarımızla barışık olmamız ve bunların belki de hayatımıza kattığı iyi sonuçlar olduğunu görmemiz gerektiği. Kitapta bunla ilgili şöyle bir cümle var: En karanlık veçheniz için ‘Ben buyum’ diyebildiğinizde gerçek aydınlığa ulaşırsınız.

Kendinizi tanıma ve keşfetme yolunda, detaylı olarak aktarılmış, güzel bir sürü alıştırmalar var. Henüz yapmadım ama yazıyı bitirdikten sonra yapmaya başlayacağım J O nedenle şu aşamada sonuçları ve faydaları hakkında bilgi veremeyeceğim.

Kitapta dikkatimi çeken ve not aldığım kısımları yine paylaşmak istiyorum.

Biz kendimizi kabul edebildiğimizde ve bağışlayabildiğimizde, otomatik olarak başkalarını da kabul eder ve bağışlarmışız.

Eğer biz herşeysek aynı zamanda hem iyi hem de kötü niteliklere sahip olabilirmişiz. Kendi olmak istediğimiz (ama aslında olduğumuz) şeyi kabullenmek için yüksek sesle, ayna karşısında bunu söylemek iyi bir metotmuş.

İnsanları yargılamamamız gerektiği çok yeni bir fikir değil, aynı durumda biz  olsak belki aynı şekilde davranabileceğimiz de bilindik birşey ama bunu yaparken yapmamamız gerektiğini hatırlatacak güzel bir imgelem vermiş. ‘Birini suçlar gibi işaret parmağınızı salladığınızda, geri kalan 3 parmağınızın sizi işaret ettiğini hatırlayın.’ diyor ve bence insanın aklında kalabilecek, yaparken iki kere düşünmesini sağlayacak bir söz.

Son olarak not aldığım iki güzel cümleyi paylaşmak istiyorum:

‘Altın karanlıkta bulunur.’ Jung

‘Sahiplenmediğin şey senin sahibin olur.’

Ve hayatta gerçekten doğru olduğuna canı gönülden inandığım bir konu ile ilgili de beni doğrulayan bir cümle bulduğum için paylaşmak istedim.

Siz kendi hayallarinizi ve hedeflerinizi gerçekleştirmeye başladığınızda başka insanların yaptıkları şeylerle daha az ilgilenirsiniz.
Yani benim kişisel inancım devamlı etrafındaki insanların neler yaptığı üzerine diyaloglara giren, bazen onları tenkit eden insanlar aslında kendi hayatlarında mutlu ve tatmini yakalamamış insanlar ve eğer böyleyseniz bu kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ederim ki, aslında kendinize bile itiraf etmekten korktuğunuz ve böyle giderse bütün hayatınızı olumsuz etkileyecek yönlerinizi keşfedebilin.

13 Mart 2013 Çarşamba

DAN MILLMAN - HAYATINIZIN AMACI


2010’da ilk kez bu kitabı okuduğumda, bana göre yok bu kadar da tutamaz dediğim bir sırrı içinde barındırıyordu. Yine kişisel gelişim mi diyenlere tek tavsiyem lütfen kitabı bir okuyun. Sistemin temeli numerolojiye dayanmakla beraber, ben de bu tarz şeylere pek itibar eden bir insan değildim aslında. Değilim diyorum çünkü kitabı tekrar elime alıp tekrar doğum sayım olan 28/10’u okuduğumda evet tamamen beni anlatıyor dedim. Hatta kontrol etmek için etrafımdaki bazı insanların doğum sayılarını ve onlar hakkında anlattıklarını da okudum ve inanılmaz ama onlar için de tutuyor. Sonra acaba kitapta yer alan, diğer sayılar için tavsiye edilen yasaları ve açıklamaları da okusam kendimden birşeyler bulur muyum dedim ama hayır onların benimle hiç alakası yok.
Dan Millman zaten bu alanda ün yapmış kendi hayatında da bu sayede çığır açmış bir insan ama ismini duymadıysanız, kitabın rafta dikkat çekmesi açıkcası pek mümkün değil. İsmine bakıldığında da ‘Hayatınızın Amacı’ isimli bir kitabın gerçekten başarılı olacağını düşünmeyebilirsiniz; bu sıralar amaçları ve varoluşu anlatan bu kadar çok içi boş kitap varken bunun da onlardan biri olduğunu düşünmeniz olası ama benim fikrim, kesinlikle öyle olmadığı ve her insanın uygulamayacak olsa bile bir kez alıp kendi doğum sayısını okuması.
Kitabın içeriğinden bahsetmek gerekirse, doğum sayınızı hesaplatıyor ki hesaplamak gerçekten çok kolay. Sonra eğer enerjinizi doğru yönlendirebilirseniz sizin neler ile mutlu, başarılı olacağınızı anlatıyor ve eğer enerjinizi doğru yönlendirememiş bir insansanız ne gibi problemler yaşayabileceğinizden ve bunları nasıl aşabileceğinizden bahsediyor. Sağlık, ilişkiler, iş hepsine deyiniyor diyebilirim.

Ben kendimde otoriteye karşı bir öfke olduğunu hep biliyordum şimdi bunu nasıl yenmem gerektiğini de biliyorum. Bazen ‘Hayır’ diyemiyorum diye düşünüyordum ve evet benim doğum sayımda geçen 2’nin bu şekilde bir özelliği var. Para kazansam bile insanlara faydalı birşeyden para kazanmadığımda manevi tatmin yaşayamıyordum ve evet bu da doğum sayımın özelliklerinden biri.
Bunun dışında yine kitaptaki alıntı güzel sözleri paylaşmak ve bende alıntı yapmak istiyorum.

·      ‘İnsanlığın büyük ve muhteşem eseri, bir amaçla yaşamayı bilmektir.’ 
     Montaigne

·      ‘Olduğumuz şey bize Tanrı'nın armağanıdır, olacağımız şey ise bizim Tanrı'ya aramağanımızdır.’
     Anonim

·      'Her kim kendisini Gerçek ve Bilginin Yargıcı olarak tayin ederse, tanrıların kahkasıyla mahvolur.'
    Albert Einstein

Şahsi fikrim hayattımızın gerçek amacını bulmak gerçekten zor bir şeyken, sadece 30-40 sayfa okuyarak bu kitap size farkındalık yaratabilecekse, okumanın hiçbir zararı olmadığı. Tabi yine son karar sizin J